25 Mayıs 2013 Cumartesi

Atatürkçü Düşüncenin Doğmasına Sebep Olan Tarihi Olaylar


Atatürkçülüğü ve onun oluşumunu kavrayabilmek için bu konu üzerinde yakın tarihimize başvurmak bir zorunluluktur. Bu bakımdan, önceki yıllardan gelen iyilikleri ve kötülükleri gören ve bu arada olayların meydana getirdiği acıları çeke çeke milletin gerçek menfaatlerini öğrenenler, Atatürkçülüğü yarattılar. Bu duruma göre Atatürkçülüğün özünü ve oluşumunu incelerken, yakın tarihimizin belgelerine de başvurmanın zorunlu olduğu kanısındayız, işte biz bu metoda dayanarak, Atatürkçülüğün unsurlarını açıklayacağız.




Osmanlı İmparatorluğu Üzerinde Yabancı Baskı

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde emperyalist devletler Osmanlı ülkesini, “Rus Bölgesi”, “Fransız Bölgesi”, “İngiliz Bölgesi” olarak bölüşmüşlerdi. Bunların Osmanlı başkentindeki sefirleri ile Tanzimat ve Meşrutiyet yöneticileri arasındaki ilişkiler, müstemleke yöneticileri ile metropoller arasındaki ilişkilere benzemekte idi.

Bu konuda genel bir fikir edinebilmek için, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde geçen sadece birkaç olayı aktardıktan sonra, tam bağımsızlık ilkesini kesinlikle benimseyen Atatürk’ün 1935 yıllarında geçen bir davranışını da belirtmek istiyorum. Bu suretle yarım müstemleke haline gelen Osmanlı Devleti’nin son dönemde karşılaştığı utangaçlık ile, yeni Türkiye Cumhuriyeti yöneticisinin tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne kazandırdığı büyüklük açıkça görülecektir. Bu husus ile ilgili olarak seçtiğim aşağıdaki belgeyi —Revue de deux Monde— dergisinin “Türkiye Rical-i Devleti” başlıklı bir makalesinden aktarıyorum:

Milletin Kanına Geçmeyen Cilt Hastalığı

“Tanzimat’ın ünlü sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa ile Türkiye’nin çeşitli yerlerinde incelemeler yaptıktan sonra memlekete dönerken Paşa’yı ziyaret eden bir Fransız diplomatı arasında şöyle bir konuşma geçer:

Fuat Paşa — Hakkımızda edindiğiniz görüşler nedir?

— Pek fena değil, fakat pek iyi düşünceler de edinmediğimi itiraf etmeliyim.

Fuat Paşa — Bizi iyi tanımıyorsunuz da ondan. Türkleri iyice tanıyan insan onları derhal sevmeye başlar. Türkleri sevmeyen, onları iyice tanımayı başaramayandır. Avrupalılar elli yıldan beri her sabah, Türklerin akşama yetişmeyeceklerini söyleyip duruyorlar. Biz bu sözlere çoktan alıştığımız için aldırdığımız yoktur. Çok şükür, her sabah canlı ve dinç kalkıyor ve akşama yine dinç ve canlı olarak yatıyoruz- Türkler ne ölmüşlerdir ne de ölmek üzeredirler.

— Fakat biraz hastadırlar değil mi?

Fuat Paşa — Rusya İmparatoru Nikola böyle diyor. Fakat sıhhat durumumuzla ilgili doğru bir bilgi almak isterseniz yalnız bu doktorun düşüncesini sormayın. Ben Türkiye’yi Çar hazretlerinden daha iyi tanırım. Her tarafını vurdum, dinledim, İçli, dışlı muayene ettim. (Fuat Paşa hekimdi; hekimlikten ayrılarak Büyük Reşit Paşa’nın teşviki ile, diplomat oldu.) Bu muayenelerden sonra şu gerçeği öğrendim ki, Türklerin yapısı gayet sağlamdır. Onların organlarında hiçbir hastalık yoktur. Şu var ki, biz bir cilt hastalığına tutulmuşuz, ama bu hastalık kanımızı bozmamıştır. Bu durumda eskisini atarak yerine yenisi geçirmek gerekir.”

Hastalığın tedavisi


Atatürk de, memleketin hastalığı ile ilgili olarak buna benzer bir teşhis koyar. O da hastalığın milletin kanını bozmadığını ve bu hastalığın sadece ciltte kaldığına inanmıştır ama, hastalığın organlara ve kana geçmemesi için gereken tedavi ne olmalıdır? îşte Atatürk, tedavi yöntemi açısından Tanzimat ve Meşrutiyet ricalinden ayrılır. Biz, Atatürk’ten önce Tanzimatçıların hastayı iyileştirme konusunda öğütledikleri yolları görelim.

Namık Kemal bu konuda, 5 Kasım 1872 gün ve 46 sayılı “îbret” gazetesinde, Fuat Paşa’nın şunları söylediğini yazar: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet, cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise, bir kuvvet oluşturmaya ihtimal yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız- O kuvvetler de yabancı elçiliklerdir.” Bu sözlere göre, Tanzimat liderlerinden Fuat Paşa, iyileştirmeyi yabancı elçilerin gücünden beklemektedir. Yabancı gücünden iyileştirme beklemenin bir ülke için ne acı bir yıkım olduğunu belirten ve Hariciye Nazırı Âli Paşa tarafından Londra Elçimiz Muzurus Paşa’ya yazılan aşağıdaki mektubu gözden geçirelim. Bu mektup, Hayrettin Bey’in “Vesaik-i Tarihiye ve Siyasiye” adlı eserinin ikinci kitabının 1 -7 sayfalarındadır ve 12 Şubat 1855 tarihlidir. Bu sıralarda Büyük Reşit Paşa Sadrazam ve Âli Paşa da Hariciye Nazırı idiler. Âli Paşa’nın yazdığı bu mektubun içindekilerini Reşit Paşa’da biliyordu. Mektupta, 15 yıl İstanbul’da İngiliz Elçisi olan Sir Stratford hakkında sızlanmalar vardır. Bu arada koskoca Osmanlı Devleti’nin İngiliz Elçisi elinde nasıl bir oyuncak olduğu da açıklanmaktadır. Yabancı elçilikleri memleketin tedavisinde kuvvet olarak kabul eden bir zihniyetin, ülkeyi ne acı durumlara düşürdüğünü bu mektup bütün açıklığı ile gösteriyor.

Yabancı Elçiliklerin Devlet Yönetimine Müdahalesi


Âli Paşa diyor ki: “Bilirsiniz ki, İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford, burada pek çok fenalıklara, pek çok felâketlere sebep olmuştur. Hırslı, kibirli bir yaradılışta olması, her şeyde ve her tarafta hükmünü ifa etme yolundaki şiddetli arzusu kendi kendini Osmanlı Devleti’nin sahibi durumuna kadar götürmüştür. Kendisi hükümetin vasisi olmuştur. Vilâyetlerde valilerin yanında dahi konsolosları vasî yapmıştır. Bu durumda her gün Babıâli’nin nüfuzu ve şahsiyeti önemle zedeleniyor. Çünkü, bu haysiyet ve itibar olmadıkça, bu derece çeşitli milletlerden kurulu bir İmparatorlukta hükümet icrası imkânsızdır.

Bugün uyruklarımızdan haksız bir davası olan yahut haklı bir cezaya uğramış bulunan bir adam, konsolosların veya elçilerin yanında kendisini koruyacak bir kuvvetin bulunduğuna güvenmektedir. Konsolosları ve elçileri dinlemeyerek ve onların etkisine değer vermeyerek bunların hoşuna gitmemeyi de göz önüne alarak görevini yapan bir vilâyet valisi, ebediyyen mahvolmuş demektir. Bakanlar kurulundaki bakanlar da aynı haldedir. Bakanlarını tayin eden veya değiştiren, artık devletimiz değildir. Bu makamlardan biri boşalınca yerine birisinin tayini için, Viyana’da muahede müzakere edermiş gibi kendisi ile zor bir söyleşmeye koyulmak lâzım geliyor. Şayet siz Lord Stratford’un reddettiği bir işe itaat etmemek cüretinde bulunursanız, rüşvet alan,yiyici bir adam olursunuz. Ne diyeyim azizim, dış işlerimiz, iç işlerimiz, patrikhane, her şey bu adamın kontrolüne bağlanmıştır.”

Boyun eğme siyaseti


Yukarıdaki bu mektup, Fuat Paşa tarafından bir kuvvet olarak sayılan yabancı elçiliklerin bir memleketi batırmakta ne derece etki yapacağını açıkça göstermektedir. Yabancı devletler, Osmanlı Devleti’ni kendi nüfuz bölgesi gibi saymışlar, Tanzimatçılarla Meşrutiyetçiler de bu davranışlara karşı boyun eğme siyasetine alışmışlardı. Şimdi size ittihat ve Terakki hükümetlerinde maliye bakanlığı yapan Cavit Bey ile Alman elçisi arasındaki bir konuşmayı da nakletmek isterim. Osmanlı Devleti, Birinci Cihan Savaşı’nın başlamasından faydalanarak kapitülâsyonları tek yanlı olarak kaldırmıştı. Bunun üzerine aramızda ittifak bağı olan Alman Elçisi Wangenheim, kararımızdan öfkelenerek Cavit Bey ile bir konuşma yapmıştır.

Müttefiklerimizin elçileri bile baskı yapıyor


Cavit Bey, Alman elçisinin yumrukları ile masaya vurarak kendisini şöyle azarladığını anlatır:”— Sizin böyle bir karar almağa, bize sormadan böyle bir hareketle bulunmağa hakkınız yoktur. Bu karar zamanının çok fena seçildiğini bilmelisiniz. Müttefiklerin siyasî menfaatlerine aykırıdır. Yarın İngiliz ve Fransız donanmaları boğazlardan geçecekler ve size harp ilân edecekler. Biz, böyle bir durum karşısında size katiyen yardımda bulunmayacağız. Boğazlar katiyen dayanamaz. Siz bu suretle Türkiye’nin yok olmasını hazırlıyorsunuz. Sizin bu kararınızın Berlin’de çok kötü tesirler bırakacağını bilmelisiniz. Ne ittifak kalacak ne bir şey; ben de yarın askerleri alarak buradan gideceğim.” Cavit Bey, sefirin bu sözlerini anlattıktan sonra şunları da yazar: “—Adeta kendimi kudurmuş bir köpek karşısında sanmıştım. O, söz söylemiyor kavlıyordu.”

Yabancı elçilikleri hastalığın tedavisinde bir güç sayan zihniyet, Osmanlı İmparatorluğu’nu çökertmiş ve parçalamıştı. Atatürk, bu zihniyetin tam karşısındadır. Onun devlet anlayışında tam bağımsızlık, temel unsurdur. Bağımsızlık olmadan bir devlet yaşamaz. Osmanlı yöneticileri, memlekette yabancı elçiliklerin nüfuz bölge anlayışlarına boyun eğerler ve boyun eğmeyi de ülkede olay çıkarmamak için bir zorunluluk sayarlardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder