25 Mayıs 2013 Cumartesi

Atatürk'e Göre Ekonomik Bağımsızlık


Atatürk, iktisadî bağımsızlığı, tam bağımsızlığın başta gelen unsurlarından sayar. Tanzimat’tan bu yana yabancı memleketlerin halkımızı sömürmelerine karşı, 1 Mart 1922’de, Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü toplanma yılını açarken şöyle der:




“Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadî kapitülâsyon zincirleri ile bağladı. Teşkilât ve ferdî kıymet bakımlarından bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde bir de fazla olarak imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı ve istedikleri şartlar altında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat kollarımıza bu sayede mutlak hâkim oluyorlardı.Efendiler, bize karşı yapılan rekabet gerçekten çok gayrimeşru, gerçekten çok kahredici idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeğe elverişli sanayimizi de yok ettiler, ziraatimize de zarar verdiler. Gelişmemizin, iktisadî ve malî gelişmemizin önüne geçtiler. Efendiler, artık serbest ve bağımsız bir hayata atılan Türkiye için, iktsadî hayatımızı boğmakta olan kapitülâsyonlar mevcut değildir.”

TANZİMAT DÖNEMİNDE İZLENEN LİBERAL EKONOMİNİN SONUÇLARI

Tanzimat döneminin izlediği serbest ticaret politikası ile iktisadî bağımsızlığımızı kaybettiğimiz bir gerçektir.

1838’de İngilizlerle yaptığımız ticaret antlaşması, böyle bir iktisat politikası izlemeğe bizi zorlamıştı. Mustafa Reşit, bu antlaşmayı yaparken Mehmet Ali ile padişah kuvvetleri arasında sürüp giden iç savaşa son vererek Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü koruma amacını gütmüştü. Rahmetli Yusuf Kemal Tengirşenk’in bu konuda yaptığı incelemeler, İngilizlerin bir yandan Mehmet Ali’yi bağımsızlığa kışkırtarak bir yandan da Padişah’a Mehmet Ali’yi ortadan kaldırıp İmparatorluk topraklarının bütünlüğünü sağlamak gibi ümitler vererek iki yanlı oynadıklarını ve bizi gaflete düşürdüklerini göstermektedir. İngilizler, bu oyunlarının sonucunda, 1838 Ticaret Antlaşması’nın imzalanmasını başarmışlardır. Oysa, 1838’den önce Osmanlı iç ve dış ticaretindeki kurulu düzen bozulmamış ve kapitülâsyonların etkilerine çare bulunarak serbest mübadelenin tersine, himaye politikası izlenmiş olsaydı, mevcut el sanayii yok olmayacak ve Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa metropollerinin bir yarım müstemlekesi haline gelmeyecekti. Anlaşılan şudur ki, 16 Ağustos 1838 tarihli Ticaret Antlaşması’nın bu derece memleket iktisadiyatı için korkunç sonuçlar verecek bir antlaşma olacağını ne Sultan Mahmut ne de Mustafa Reşit Paşa düşünmüşlerdi. Bu konudaki Yusuf Kemal Tengirşenk, Reşit Paşa’yı çağımızın yeni kuşak yazarlarının yaptığı gibi, küçültmemekte ve onun vatanseverlik vasıflarını da unutmamaktadır. Tengirşenk, (Tanzimat, I)’de şöyle demektedir:

“İngiliz memurlar—merkezin emr-i mahsusu ile hareket ettikleri sabit olmamakla beraber- hem padişaha siyasî ittifaklar hem de Mehmet Ali’ye istiklâlini ilân ederse, bunun İngiltere’ce tanınacağı ümidini veriyorlar. Beklenmekte olan eşref saati geliyor, Zeki Bulver, İngiltere’ye Palmersütu’nun tavsifi veçhile, bir şahaser takdim etmeye muvaffak oluyor. Öbür taraftan Padişah da Rusya’ya ve Mehmet Ali’ye karşı aradığı istinatgahı ümit ettiği derecede bulamıyor. Büyük, hamiyetli Reşit Paşa, çalışıyor çabalıyor; Londra’ya, Paris’e koşuyor, fakat arzularına nail olamıyor. 16 Ağustos 1838 tarihli Ticaret Antlaşması, hem Mehmet Ali’nin inhisarlarının varidatından mahrum olarak zayıf düşmesine hem de Osmanlı Devleti’nin sınaî, ticarî ve malî cihetlerden harap olmasına sebep oluyor. Ne İkinci Mahmut için ne de Reşit Paşa ve arkadaşları için bu neticeleri bilerek ve görerek bu antlaşmayı imza ettiler denilemez. Antlaşmadan Mehmet Ali’nin ordu ve donanmaca zayıflayacağını bekliyorlardı. Fakat, bu antlaşmanın neticede memleketin sanayiini belini doğrultamaz bir hale getireceğini, devletin başına Düyûn-i Umumiye idaresi gibi bir belâ musallat edeceğini elbette keşfedemiyorlardı. Memleketin bu hamiyetli, kudretli adamlarından sonra yetişen evlâtları, bu gibi ilerisini keşfedemeyerek yapılan hataların doğurduğu zararları çeke çeke ve ekonomik menfaatlerin bir milletin hayatında nasıl bir yer tuttuğunu öğrene öğrene yeni Türkiye devrine kadar yetişiyorlar. Bu nesil, Osmanlı Devleti son demine varıp da yeni Türkiye kurulduğu zaman, bundan sonraki devletin hayat ve beka şartlarını ihtiva eden Misak-ı Millî’yi tertip ederken ekonomik istiklâlin, (usul, esas, hayat ve beka) olduğunu ve bu sebeplerle (siyasî, adlî, malî ve sair inkişafatına mâni olan kuyuda) muhalif bulunduğunu açıkça dünyaya ilân ediyor. Fiiliyatta Büyük Millet Meclisi, ilk günlerden itibaren gümrük maddelerinde müstakilen kanun yapmaya başlıyor. Ecnebi devletlerle olan münasebetlerinde ilk defa Sovyet Cumhuriyeti ile Ankara’da, ve sair devletlerle Lozan’da anlaşmalar yaparken Meclis’in ve onun hükümetinin en evvel düşündüğü şey, memleketin ekonomik istiklâlini tam olarak muhafaza etmek oluyor.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder