Geniş anlamda Laiklik, din işleriyle devlet işlerinin ayrılmasıdır. 20 yüzyıl boyunca modern dünyanın en çok tartıştığı konulardan biri olan Laiklik, toplum hayatında çok büyük bir alanı kapsamaktadır. Kanunların yapımında kaynak alınacak esaslardan, kadının toplumdaki konumuna kadar her alanda önemli bir işlev görür. Atatürk Laiklik gibi modern bir anlayışı 20. Yüzyılın hemen başında genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ruhuna işleyerek, Türkiye’nin bugünlere gelmesine çok büyük katkıda bulunmuştur.
Laiklik teorik anlamda, devletin vatandaşlarıyla ilişkilerinde dini inançlarına göre ayrım yapmaması ve herhangi bir dini inancın(özellikle toplumda hakim olan dini inancın), o toplumda diğer toplulukların da benimsediği ancak azınlıkta olanlara baskı yapmasını önlemesi anlamına gelir. Yine Laiklik için önemli tanımlamalardan biri de devletin yönetiminde herhangi bir din ya da inancın referans alınmaması ve devletin din ve inançlar konusunda tarafsız olmasını savunan bir anlayıştır. Laiklik devlet düzeninin, hukuk kurallarının, eğitimin, dini inançlar ışığında değil de akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Laiklik diğer bir yanıyla da dini inanç meselesini bireylerin vicdanına bırakarak bireyin dini özgürlüklerini koruyabilmesini sağlar.
Mustafa Kemal Atatürk, 1924 yılında yaptığı bir konuşmada Laiklik ilkesinin önemini şöyle çizmiştir:
"Dünya yüzündeki her şey için, maddî ve manevî her şey için, yaşam için ve başarı için en doğru yol gösterici bilimdir, tekniktir. Bilimin ve tekniğin dışında yol gösterici aramak, düşüncesizliktir, bilgisizliktir, yanlıştır."
Laiklik ilkesine göre insanın hayatında her türlü tasarruf ve davranış, dini kurallara göre değil, anayasaya, yasalara ve bilimsel kurallara dayanır. Din, bireylerin özel yaşamının alanı konumundadır.
Atatürk’ün altı ilkesi içinde yer alan Laiklik, Devletçilik ilkesi dışındaki diğer ilkelerin ön koşulu arasında yer alır. Laiklik esas itibarı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş felsefesinin özüdür. Laiklik demokrasinin ön koşullarından biridir. Çünkü laik olmayan bir ülkede gerçek anlamda bir düşünce özgürlüğünden de bahsedilemez. Devrimciliğin ayrılmaz parçasıdır. Çünkü laik olmayan bir toplumda çağın gerisinde kalmış kurum ve anlayışlarından değiştirilmesinin tartışması bile yapılamaz. Halkçılık ilkesinde ise laik olmayan toplumda halkın istekleri değil, dini yöneticilerin düşünceleri önemlidir.
Atatürk, Laiklik konusundaki görüşlerini, kendi el yazısı ile kaleme aldığı Medeni Bilgiler kitabında açıkça belirtmiştir. Atatürk’e göre din ve devlet işlerinin ayrılması tek başına yeterli değildir. Ayrıca dinin de siyasetten ayrılmasının altını çizmiştir. Yasaların dine göre yapılmasının sakıncalarını ortaya koyan Büyük Önder, yasaların çağın gereksinimlerine göre, topluma göre yapılması gerektiğini belirtmiştir.
Türkiye’nin Laiklik serüveni şöyledir:
Devletin Laikleştirilmesi
1- 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkış. Amasya kararları, Erzurum, Sivas Kongreleri ile ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması.
2- 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması. "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesinin kurtuluşun ve kuruluşun simgesi olması.
3- 20 Ocak 1921 Anayasasının kabulü.
4- 1 Kasım 1921 Saltanatın kaldırılması.
5- 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilânı.
6- 3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılması.
7- 20 Nisan 1924 Anayasasının kabulü.
8- 10 Nisan 1928 Anayasadan Türkiye Devletinin "Dinî islâmdır" hükmünün çıkarılması.
9- 5 Şubat 1937 Anayasada değişiklik yapılarak Türkiye Devletinin Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimci olduğu hükmünün Anayasa’ya konması.
Hukukun Laikleştirilmesi
1- 8 Nisan 1924 Şer'î mahkemelerinin kaldırılması.
1- 8 Nisan 1924 Şer'î mahkemelerinin kaldırılması.
2- 30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin kapatılması
3- 17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanunu’nun kabulü.
4- 22 Nisan 1926 Borçlar Kanunu’nun hazırlanması.
5- 24 Kasım 1929 İcra, İflas Kanunları’nın kabulü.
6- 5 Mayıs 1929 Deniz Ticaret Kanunu’nun kabulü.
7- 5 Aralık 1934 Kadınlara Seçme ve Seçilme hakkının verilmesi.
Eğitimin Laikleştirilmesi
1- 3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat (Öğrenimin Birleştirilmesi) Kanunu
2- 5 Kasım 1925 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin açılması.
3- 26 Aralık 1925 Uluslararası Takvim ve Saatin kabul edilmesi.
4- 24 Mayıs 1928 Lâtin rakamlarının kabulü.
5- 1 Kasım 1928 Lâtin alfabesinin kabulü.
6- 10 Haziran 1933 Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun’un kabulü.
7- 1 Ağustos 1933 Üniversiteler Kanununun çıkarılması, Darülfûnun'un kaldırılması. İstanbul Üniversitesi’nin kurulması.
Kültürün Laikleştirilmesi
Kültürün Laikleştirilmesi
Kültürel hayatta laikleşmenin yolları aranırken elbette o güne kadar süregelen örf ve âdetlere bağlı kalınacaktı. Tarihten gelen hiçbir şey yok edilmeyecekti.
İşte bu düşünceden yola çıkılarak;
1- 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı Kanun ile Meclis tarikatları yasaklıyor, tekke, türbe ve zaviyeler kapatılıyordu.
2- 25 Aralık 1925 tarihinde de Meclis tarafından şeyhlik, seyyitlik, üfürükçülük, dervişlik, emirlik, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi san ve sıfatların kullanılması ve bunlara ait özel kıyafetlerin giyilmesi yasaklanıyordu.
Atatürk'ün Laiklikle İlgili Görüşlerini Anlatan Söylev ve Demeçleri
“Mensubu olmakla mütmain (tatmin) ve mesut bulunduğumuz İslâmiyet dinini yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yüceltmenin kesin elzem olduğu gerçeğini gözlüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdâni kanaatlanmızı, karışık ve dönek olan her türlü çıkar ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyevî ve uhrevî (ahretle ilgili) saadetinin emrettiği bir zorunluktur." (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 330)
“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz biri milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz." (Kılıç Ali-Alatürk'ün Hususiyetleri, sh. 116)
"Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar." (Söylev ve Demeçler C. III. sh. 76)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder